PELGA AŞİRA BALABANU - BALABAN AŞİRETİ WEB SİTESİ
   
  PELGA AŞİRA BALABANU - BALABAN AŞİRETİ WEB SİTESİ
  BİR DERSİM GEZİSİNDEN NOTLAR
 
"



BİR DERSİM GEZİSİNDEN NOTLAR 

 

 

Sonbaharda Bir Başka Güzeldir Dersim

I

Pülümür’den Mamekiye’ye



Son bir kaç yıldır, hep yaz tatilinde 
memlekete giderdim. Ama bu sefer, eylül 
ortasından ekim ortasına kadar süren bir 
sonbahara denk geldi. İstanbul’dan 
kiraladığım otoyla Erzincan üzeri Pülümür’e 
doğru yola koyulduk. Yolda bir gece 
konakladıktan sonra, ikinci gün Balaban 
Deresi’ndeki köyümüzdeydik. Birinci gün 
uyum sağlamaya çalışıp dinlendikten sonra,
iki-üç gün bölgeyi gezdik. Köylerde kalmış 
olan dostlarımızı ziyaret edip, bilgi 
edinmeye çalıştık. 


Derê Balabanu/Balavanu (Balaban Deresi), 
geniş sayılabilecek bir coğrafyaya tekabül 
eder. Batıdan doğuya doğru, uzunlamasına 
Erzincan’ı geçtikten sonra Kistım (Avcılar)-
Tanyeri mıntıkasından başlar, Têrcan 
(Tercan) ovasında son bulur. 
Genişlemesine ise, Erzincan’ın 
Kuzey’inden geçen Zigana dağlarının 
güney etekleri boyunca doğuya doğru 
Çayırlı ve Tercan’ı içine alan, Güney-
doğusunda Kiği ile sınır oluşturan Bağır 
dağı boyunca Güney-batıda Pülümür’e 
doğru uzanan bölgenin adıdır, Balaban 
Deresi. Aslında Türkçe olarak buna ‘vadi’ 
demek daha doğru olacaktır. Çünkü, 
Balaban deresi, Fırat’ın doğu kolu olan 
Karasu nehrinin aktığı vadinin ortasındaki 
bağlantı yeridir, aynı zamanda. Doğuda, 
Erzurum çevresindeki dağlık alanlardan 
doğan, bizim Zazaca’da sadece ‘Çhem’ 
dediğimiz ve öyle bildiğimiz -(bugün ‘çhemê 
ağwa şiaê’ şeklinde çevirebileceğimiz)- 
Karasu nehri, Aşkale-Têrcan ovasından 
geçerek çok dar bir boğazdan, Sansa 
boğazından, Erzincan ovasına ve oradan 
batıya doğru akar. Sansa boğazı ya da 
geçidi (Gavanê Sanse, Boğazê Sanse) 
Karasu vadisinin, bölgedeki en dar yeridir.
 



Tanyeri mıntıkasından Tercan’a bağlı -
bizim Paulka/Pawılka dediğimiz- Mırcan 
(Mercan) kasabasına kadar demiryolu, 
nehir ve karayolu paralel durumdalar. 
Ancak bu paralellik, düz bir hat boyunca 
değil, nehrin kıvrımlarına göre belirlenen ve 
yer yer kesişen bir durum arzetmektedir. 
Nehrin oluşturduğu keskin kıvrım 
noktalarındaki bağlantılar, modern 
denebilecek köprüler vasıtasıyla 
sağlanmaktadır. Tanyeri köprüsünü, 
Sarqe/Derê Sarqe (Sarıkaya) köprüsü takip 
eder. Sonra sırasıyla Pırdê Mıti (Mutu), 
Pırdê Temti (Temt), Sansa-Bakımevi 
(Baxım) ve Demirkapı-Üçdam (Wustam) 
köprüleri gelmektedir. Otuz kilometrelik 
mesafede bulunan bu altı büyük köprü 
dışında, ayrıca az sayıda küçük ve tahta 
köprüler de vardır. 



Doğu Karasu vadisi olarak da nitelendirilen 
bu bölge, Sivas-Erzincan hattını Erzurum’a 
bağlayan tek hat değilse de, en kısa ve en 
önemli hattır. Tarihi Dersim’in kuzey-
doğusuna tekabül eden Balaban Deresi 
mıntıkası, TC’nin idari yapılanmasında 
nehir esas alınarak bölünmüştür. 
Tanyeri’nden Demirkapı’ya kadar yaklaşık
otuz kilometrelik mesafede akan Karasu 
nehri aynı zamanda, Erzincan-Tunceli il 
sınırını oluşturmaktadır. Balaban Deresi, 
anlaşılacağı üzere, Balaban aşiretinin 
yerleştiği vadinin veya mıntıkanın adıdır. 
Tarihsel olarak belirsiz olmakla beraber, 
bugünkü duruma göre bölgenin adını, 
aşiretten aldığı anlaşılmaktadır. Dr. Vet. M. 
Nuri Dersimi, bölge için ‘Balabitın’ diye 
geçen bir addan bahs ediyorsa da, 
bununla olan ilişkisi kesin değildir. Doğu 
Dersim’ın en yaygın ve en kalabalık 
aşiretlerinden biri olan Balabanlar 
(Balabanu/Balavanu), bu idari yapılanma 
sonucunda Erzincan’lılar -(Tercan, Çayırlı, 
Üzümlü ilçeleri)- ve Tunceli’ler -(Pülümür)- 
olarak bölünmüş durumdalar. 



1960’lı, 1970’lı yıllarda, çocukluğumun ve 
ilk gençlik yıllarımın geçtiği bu mıntıka’da 
deyim yerindeyse insan kaynıyordu. Bu 
yılların, Dersim’in de en kalabalık yılları 
olduğu anlaşılmaktadır. Ya bugün durum 
nasıl? Yine deyim yerindeyse, köyler adeta 
bom boş. Bölge köylerinin büyük bölümü 
ya tamamen ya da büyük oranda boş 
durumda. Eğer bir tahminde bulunmak 
gerekirse, bu boşalma ve boşaltılma 
oranının yüzde doksan civarında olduğu 
söyleyebilir. 



Köye gidişimizin dördüncü sabahı, 
Pülümür üzeri Ovacık’a doğru yola çıktık. 
Erzincan-Erzurum yolunun Tunceli ayrımı 
olan Pırdê Mıti (Mutu) köprüsünün hemen 
bitiminde kimlik tespitinden sonra 
Pülümür’e doğru tırmanıyoruz. Pülümür-
Mutu arası yolun, Mutu-Cankurtaran arası 
bölümü, yıllardır yapım halinde ve 
dolayısıyla asfalt değil. Aşırı tozlu, taşlı, 
kısacası berbat. Pülümür-Mutu arasındaki 
köyler, diğer köylere nazaran nispeten 
daha bakımlı. Özellikle Dağyolu eski adıyla 
Şeteri (Seteriye), uzaktan bakıldığında yeni 
onarılmış şirin bir kasaba görünümünde. 
Zaten eskiden de nahiye merkezi idi. 
Karakol’un yeri değiştirilerek daha yukarıya 
-(Cankurtaran olarak adlandırılan)- bölgeye 
hakim olan tepeye taşınmış. Bu noktadan 
sonra düzeltilmiş asfaltlı yol başlarken, 
Pülümür de uzaktan görünmeye başlıyor. 



Bir kaç poz resim çektikten sonra yolumuza 
devam ediyoruz. Daha sonra da ziyaret 
ettiğimiz gibi Pülümür henüz depremin 
yaralarını saramamış. Binalar yapım 
halinde ve henüz bitirilememiş. Eski 
kaymakamlık binası kullanılamamakda, 
resmi işler barakalarda görülmektedir. 
Pülümür’ü geçtikten hemen sonra, iki 
dağın arasına sıkışmış olan dar Xarçık 
(Harçik) vadisi başlamaktadır. Bir taraftan 
yolun ve Harçik çayının her iki tarafında 
yükselen dik kayaları süzerken, öte yandan 
gözlerim Pırdê Xanıme (Hanım) köprüsünü 
aramaktadır. Ancak, derinleşmiş bir 
uçurumun dibindeki tarihi köprüyü 
göremeden, eskiden yatılı bölge okulu olan 
ve 1980’den beridir askeri kışla-karakol 
olarak kullanılan, Deste (Deşt/Balpayam) 
yol ayrımındaki Rabat (Turnadere) 
mıntıkasına varıyoruz. Eski nahiye merkezi 
olan Pırdo Sur (Kırmızıköprü) kasabasının 
Salördek’deki Milli Eğitime bağlı okul binası 
da kışla halinde. 



Kırmızıköprü’yü geçer geçmez, dağdan 
inen ve yolumuzu kesen bir sürü ile 
karşılaşıyoruz. Pülümür bölgesindeki 
yaylalara çıkmış olan göçerler dönüş 
yolundalar. Yaklaşıp soruyoruz. Pertek’e 
gideceklerini belirtiyorlar. Sonra Xilvês 
(Hilbes) mıntıkasındaki ‘ağlayan kayalar’a 
rastlıyoruz.. İnce ince süzülen sularla 
kayalar, bir sanat eserini andırıyor. Bir 
yanda, doruklarına ulaşılması imkansız gibi 
görünen yalçın kayaların eteklerinde derin 
yarıklar ve mağaralar gözükürken, diğer 
yanda ormandaki ağaçlar birer renk 
cümbüşü oluşturarak adeta göz 
kırpmaktadırlar. Derken, erişilmez 
dediğimiz bu sivri kayalardan birinin 
doruğunda, bir bina gözüküyor. Kartal 
yuvası benzetmesi, ‘cuk’ oturuyor. 



Niyetimiz, Düzgün Baba’ya da uğramaktı. 
Ancak, yolda vakit kaybetmemiz ve 
Nazımiye yolunun taze dökülmüş 
asfaltlama çalışması, bu planımızı 
değiştirdi. Biz de, Pülümür’den başlayan 
Xarçık (Pülümür) çayı boyunca, bol bol 
mola vererek resim çeke çeke ilerledik. 
Harçik vadisi boyunca gördüğümüz 
manzara, cezbediciydi. Hani derler ya, tam 
da ‘doğa harikası’ bir vadi. Yol, çok yakın 
mesafe ara ile çaya paralel olarak şehir 
merkezine varmaktadır. Çok kötü olduğu 
seylenemez. Avrupa’nın bir çok ülkesindeki 
dağ yolları ile benzer özellikler taşır. Ancak,
bazı geçitler ve virajlar oldukça çetin ve 
tehlikelidir. Bir kaç yüz metre arayla çığ 
tünelleri var. Kışın, çoğu zaman bu yol 
kapalıdır. 



Yol güzergahında rastladığımız binaların 
çoğu yıkılmış ya da tahrip edilmiş. 
Bunlardan biri de Zağge’deki (Sarıtaş) 
meşhur konaklama yeri idi. Tahrip edilmiş 
olmasına rağmen sağlam kolonları dim dik 
ayakta ve adeta direniyorlar. En çok merak 
ettiğim yerlerden biri de meşhur 
Kutuderesi’ydi. Bölgeden geçmişken, 
Kutudere’yi görememek, unutulması 
imkansız bir şey olacaktı. Dört gözümüz, bir
işaret veya bir canlı aramaktadır. Derken, 
kuytuluk bir noktada, ağaç dallarının büyük 
oranda kapattığı küçük bir tabela 
gözümüze ilişiyor. Kutudere yazısını 
okurken sevinçten bağırıyorum. Hemen 
arabamızı durdurup bir kaç poz çekiyoruz.
Ancak, derenin bulunduğu noktada vadi, o 
kadar dar ve dik yamaçlı ki, doğru dürüst 
bir poz yakalayamıyoruz. Hayıflanarak 
arabamıza binerken, yolun alt tarafında, 
daha sonra dinlenme tesisi olduğunu 
öğrendiğim bir restauranta gözümüz 
takılıyor. Henüz bir kaç yüz metre yol 
almışken, yürüyen orta yaşlı birine 
rastlıyoruz. Merhabalaştıktan sonra, 
Zazaca ve biraz da tatmin olmamış bir 
edeyla Kutudere’nin tam olarak neresi 
olduğunu soruyoruz. Adam gülerek bize, 
haa ‘Derê Roji’ diyor. ‘Ma cı ra Derêroji’ 
vame. (‘Roj deresi’ mi, biz ona Roj deresi’ 
diyoruz). Böylece, Kutudere (Derê Qutiye) 
olarak bildiğimiz yerin, aslında Türkçe 
karşılığının ‘Güneş deresi’olması gereken 
ve yerel dil olan Zazaca’da ‘Derêroji’ 
olduğunu da öğrenmiş olduk. 



Yer isimlerinin değiştirilmiş olması, gezi 
boyunuca en büyük güçlüklerden biri olarak
karşımıza çıktı diyebilirim. Bölge insanının 
duya duya ezberlemiş olduğu tarihi yer 
isimleri, çoğu uydurulmuş olan yeni 
isimlerle değiştirilmiştir. Dolayısıyla nerede 
olduğunuzu, nereye doğru gitmek zorunda 
olduğunuzu çoğu zaman bilemiyebilirsiniz. 
Bu, çoğu zaman yolunuzu şaşırdığınız ya 
da yabancı bir yerde olduğunuz hissini 
uyandırabilmektedir. Örneğin,yol güzergahı
boyunca karşılaştığım bazı yerlerin eski ve 
yeni isimleri şöyledir: Eski ismi Tahsini 
olarak geçen, Zazacası Tasıniye/Tosıniye 
olarak bilinen meşhur köyün yeni ismi 
Gökçekonak, Rabat’ın ismi Turnadere, 
Murdafan (Murdıf) ismi Kangallı,Zağge’nin 
ismi Sarıtaş, İksor’un ismi ise Gözen’dir. 
(Daha sonraki günlerde Düzgün Baba’dan 
dönerken içinden geçtiğimiz ve ‘Çuxure’ 
olarak türkülere girmiş meşhur Çukurköy’ün
 yeni ve tuhaf ismini ise unuttum ve hala bir
 türlü hatırlayamadım). 




Bu yazıda geçen yer isimlerini eski, yeni ve 
Zazaca veya yerel biçimleriyle vermeye 
çalıştım. Bugüne kadar ki Türkçe 
yazılarımda, dilbilgisi kurallarına uyarak 
resmi yer isimlerini esas alıp Zazaca veya 
diğer yerel biçimlerini parantez içinde 
veriyordum. Ancak, bu yazımla beraber bu 
kuralı artık bırakıyorum. Tarihi veya orijinal 
biçimleri esas alarak bundan böyle Türkçe 
yeni isimleri parantez içinde yazacağım. 
Çünkü, aslolan tarihi ve tanınan, bilinen 
yerel isimlerdir. Yer isimleri ile ilgili çalışma 
başka bir yazının konusu olabilir diye 
geçiyorum. Ancak, AB sürecindeki TC, 
tarihi yer isimlerini değiştirerek bir tarih ve 
kültür katliamı gerçekleştirmektedir. Bu 
konu iyi işlenerek, Avrupa ve dünya 
kamuoyuna taşınmalı ve bunun aslında dil 
ve isim yasağının, asimilasyon ve kültürel 
imhanın sürdüğü anlamına geldiği bilince 
çıkarılmalıdır. 



Yolumuza devam ederek öğlene doğru 
şehir merkezine doğru yaklaşırken, şehrin 
bir dış mahallesine dönüşmüş olan 
Marçık’la karşılaşıyoruz. Yol üzerinde küçük
bir tesis ve Harçiki gösteren plaj tabelalarını
görüyoruz.Ve nihayet şehir gözüküyor. 
Şehir merkezinin tam karşısında, Harçik 
çayına hakim bir tepede Pir Sultan, adeta 
Mamekiye’ye hoş geldiniz diye karşılamada 
bulunuyor. Arabamızı hemen uygun bir 
yere çekip Pir Sultan heykelinin önüne 
dikiliyoruz. Yanı başında güzel ve bakımlı 
bir cemevi, çevre düzenlemesi yapılmış ve 
küçük sayılmayacak bir alan. Oldukça 
heybetli olan heykel ve harika manzara 
karşısında rahatlatıcı bir hava 
yakaladığımızı hissediyoruz. Bu tepeden, 
Harçik’ın Munzur’la birleştiği noktayı 
görüntülüyoruz. Elazığ’a ayrılan yol 
üzerindeki köprü, dağların eteklerine doğru
yükselen şehrin dış mahalleleri, belki de 
en iyi bu noktadan gözlemlenebilmektedir. 
Bol bol resim çekerken, ruhumu hafif bir 
hüzün kapsamıyor değildi. Nedeni ise, Pir 
Sultan heykelinin yerinde, neden Seyit 
Rıza’nın heykeli durmuyor, diye 
düşüncelere dalmamdı? 



Bu düşünce daha önce de aklımdan 
geçmemiş değildi. Heykelin, daha yapım 
kararı alındığı dönemde bu soruyu 
kendime sormuştum. Bir çok neden 
sıralanabilir. Acaba bu, bir kabullenme mi 
idi? Pir Sultan inandığı bir dava için dar 
ağacına çıkmıştı. Ya Seyit Rıza? Pir Sultan 
her yıl çeşitli etkinliklerle anılıyor. Ya Seyit 
Rıza? Ama bir gün Seyit Rıza’nın, böyle bir 
alandan şehri ve halkı selamladığını hayal 
olarak değil, ama gerçekte görmek isterdim.
Ve, bu düşüncelerle şehrin içine giriyoruz. 



Mamekiye! Namı değer, Dersim’den Kalan 
Tunceli! Kim söylemişse, hiç de fena bir 
tekerleme değil hani. Geçenlerde, 
internette Dersim, Kalan, Tunceli isimlerini 
kurcalarken, Munzur Vilayeti’nin 
oluşturulması ile ilgili kanun taslaklarına 
rastladım. Doğrusu, ilginç gelmedi değil. 
Hani derler ya ‘cuk’ diye oturan bir isim. 
Ama şanssızlık, bu döneme denk gelen A. 
Alpdoğan’ın genel valiliği mi, yoksa daha 
başka ‘derin’ nedenler mi? İrdelenmeye 
değer. 



Evet, Mamekiye! Yeni kurulan kentin 
merkezi olan eski bir köy. Hoş, şimdi de 
şehirden öte bakımsız bir kasaba 
görünümünde. Etrafı dağlarla çevrili, bir 
şehir için küçük sayılan, ova değil, engebeli 
büyükçe bir çukurun içine kurulmuştur. 
Ama ortasından geçen Munzur’un Harçik 
ile birleşip dönerek çizdiği kavisle oluşan 
manzara, şehre bambaşka bir güzellik 
katmaktadır. Şehrin ortasında adı ‘Palavra 
Meydanı’na çıkmış küçük bir alan, etrafında 
bir kaç oldukça yüksek bina ve dağların 
eteklerine doğru merdiven misali dizilmiş 
diğer evler. Çay bahçesine geçerek birer 
çay içiyoruz. Manzara oldukça güzel. 
Munzur’u, üzerindeki eski tahta ve yeni 
demir köprüyü görüntülerken, nehrin 
kenarında düzenlenmiş bir spor sahası 
gözümüze ilişiyor. Oldukça derin bir 
yatakta akan nehrin, karşı yakasında da 
yine dağın eteklerine doğru dizilmiş evler. 
Aşağıya doğru indikçe Turusmege 
(Türüşmek/Aktuluk) yazısının şehirle 
birleştiği şehrin öte yakası var. 



Tunceli şehir merkezine bu, ikinci gelişim. 
İlki, 1976’da yine bir sonbahar gününde 
Elazığ’dan (Elejiz) merkeze ve bir gece 
konakladıktan sonra ertesi gün, tek 
bağlantı yolu olan Harçik vadisinden 
Pülümür’e (Quziçan, 
Pulemoriye/Pulêmoriye/Pulêmuriye) ve 
oradan köyüme gitmiştim. Ama bugün, 
şehir merkezinden Ovacık’a doğru yola 
çıkıyoruz. 


........................0..............................


II


Munzur Vadisi Yoluyla Ovacık’a


Gözeler ve Bilgês




Tunceli kent merkezinin bakımsız ve 
daracık sokaklarından geçerek Ovacık’a 
doğru yola koyuluyoruz. Yol, hemencecik 
nehrin kenarına iniyor ve Ovacık’a kadar 
Munzur’a paralel olarak devam ediyor. 
Şehri bir kaç km. geride bırakmıştık ki, eski 
adı Deşt (Deste) olan Geyiksuyu mevkine 
vardık. Munzur’un, dağın etrafında 
dolaşarak oluşturduğu yarım ada 
görüntüsü, çok çekici bir manzara 
oluşturmaktadır. Kaçırmak niyetinde 
değilim. Arabayı hemen durdurup uygun 
pozisyon almak istiyorum. Bir iki poz 
çekiyorum ama bütün manzarayı 
yakalayamadığımın farkındayım. Yamaca 
doğru, ancak bir kaç metre 
tırmanabiliyorum. Dik bir kayanın eteğinde 
durup çekmeye devam ediyorum. Bir kaç 
poz daha çektikten sonra biçare aşağıya 
iniyorum. Çünkü daha yukarıya tırmanmak 
imkansız gibi. Ayrıca bir kaç yüz metre 
ötedeki karakolu da alarma geçirmek 
niyetinde değiliz. Çaresiz, hayıflanarak 
arabamıza binip devam ediyoruz. Virajı 
döner dönmez, bölgeye hakim bir tepenin 
orta yerine kurulmuş olan Geyiksuyu 
karakoluna varmış bulunduk. 



Geyiksuyu karakolu kontrol noktasında 
durduruluyor ve tespit için kimliklerimiz 
isteniyor. Arabamızı stop edip kimliklerimizi 
veriyoruz. Bir taraftan kimliklerimizdeki 
bilgileri kayderken, arada bize de soru 
soruyorlar. Nerden gelip nereye gitmek 
istediğimiz, hangi köyden olduğumuz gibi 
sorular. 5-10 dakika süren bu işlemden 
sonra kimliklerimiz geri veriliyor ve tekrar 
yola çıkıyoruz. Şüphesiz ki, bu kontroller 
oldukça can sıkıcı ve moral bozucu. Bir çok 
sorunun yaşandığı da muhakkak. Neyse ki, 
biz ciddi bir sorun yaşamadık, bu anlamda 
kendimizi şanslı sayabiliriz. 



Geyiksuyu karakalu, merkezi bir noktaya 
kurulmuş. Hem durdurulduğumuzda ve 
hem de yola çıkarken, etrafı gözlemliyoruz. 
Karakolun çevresindeki oldukça geniş 
alanın simsiyah görüntüsü ilgimizi çekiyor. 
Yakıldığını anlıyoruz. Adeta traş edilmiş, 
tek bir ağaç bile bırakılmamıştı. 
Çekindiğimizden görüntü alamıyoruz. 
Geyiksuyu, Munzur vadisinin anahtarı 
durumunda. Yanı başında Halvoriye 
(Karşılar) köyü var. Yolumuza devam 
ediyoruz. Yol, yer yer nehre çok 
yakınlaşıyor ve paralel olarak devam ediyor 
Ovacık’a doğru. Vadinin iki yanı, dik 
yamaçlarla yükselen yalçın kayalardan 
oluşuyor. Vadi, o kadar dar ki, aşağıdan 
bakınca üst noktaları görmek mümkün 
değil. Harçik vadisi ile aynı özelliklere 
sahip. Derê Laçi (Laç deresi), Laçinu 
(Laçin) mıntıkası bu bölgede. Derken eski 
adı Girmil olan Aşağıtorunoba’ya varıyoruz. 
Bir askeri birlik ve kontrol noktası da 
burada var. Yine aynı işlemler ve yine 
devam ediyoruz. 





Aşağıtorunoba’dan bir kaç km. sonra eski 
adı Çakperi (Çexperiye) olan Güneykonak 
köyü geliyor. Yol ile nehir arasındaki alana 
bir dinlenme tesisi kurulmuş. 
Aşağıtorunoba ve Güneykonak da daha bir 
kaç ev var. Mercan çayı bu mıntıkada 
Munzur’a karışıyor. Munzur üzerinde 
yapılmak istenen barajlardan birinin bu 
mıntıkayı da kapsayacağı söyleniyor. 
Munzur vadisi, tıpkı Harçik vadisi gibi baraj 
yapımı için çok uygun. Vadilerin etrafı çok 
yeksek olan sarp kayalarla adeta duvar gibi 
örülmüş doğal set görevi görüyor. Her 
halde suların yetmeyeceği tahmin ediliyor 
olacak ki baraj alanları nispeten küçük 
tutulmuş. Ama yine de vadi sular altında 
kaldığında, Tunceli-Ovacık bağlantısı 
kesilmiş olacak. Pülümür’den Harçik vadisi 
boyunca Tunceli’ye ve oradan 
Munzur vadisinden Ovacık’a gidilirse, uçları 
biraz açık bir ‘U’ harfi çizilmiş olur. Eğer 
Harçik ve Munzur’un önü 
Tunceli’dekesilirse sadece Tunceli değil, 
Ovacık tamamen ve sanırım Pülümür’de 
kısmen sular altında kalır. 




Öğlenden sonra Ovacık’a varıyoruz. Küçük 
bir kasaba. Fakir ve bakımsız. Munzur 
nehrinin kenarına, ovanın orta yerine 
kurulmuş, gerçekte ovacık bir yer. Munzur 
Baba gözelerine doğru devam ediyoruz. 
Önce, eski adı Kedek (Çedage) olan 
Ovacık’ın en kalabalık köylerinden biri olan 
Koyungölü, sonra Adaköy ve eski nahiye 
merkezi olan Zeranige (Zeranik/Yeşilyazı) 
geliyor. Ade (Adaköy) ile Zeranige 
(Yeşilyazı) arasındaki düzlükte, yolun 
nehre yaklaştığı bir noktada durup resim 
çekiyoruz. Aşağıdan Bilgês’e doğru uzanan 
genişçe bir alan ormanlarla kaplı. Ovadan 
başlayarak dağa doğru yan yana ve yakın 
mesafelerle kurulmuş köyler. Sonra 
dağların eteklerine doğru birbirinden 
uzaklaşan noktalarda kurulu diğer köyler. 
Nihayet, hedefimiz olan noktaya, Munzur 
Baba Gözeleri’ne varıyoruz. 



Munzur Baba Gözeleri (Çımê Munzur 
Bavayi) Yeşilyazı’nın hemen bitişiği olan 
Jiare (Ziyaret) köyünün bitim noktasındalar. 
Manzara cezbedici. Küçük bir tesis dışında, 
gözelerin arasına dağılmış alana dizilmiş 
masalarda üç-dört müşteri demleniyordu. 
Tuhafıma gitmedi değil. Sonradan, burada 
bu tip eğlenmelerin olağan olduğunu 
öğreniyoruz. Burada bir zamanlar 40 
gözenin var olduğu sanılıyormuş. Doğrusu, 
bunları sayamadım ama oldukça geniş bir 
alanda, her taraftan su fışkırıyor. Gözeler, 
Munzur dağlarının eteklerinin altında, 
vadiyle birleşilen noktadalar. Tazyikle 
fışkıran yerlerki su bembeyaz, aynı süt gibi. 
Alttan kaynayan yerlerde ise, suda bulunan 
minerallerden olacak, küçük küçük 
kabarcıklar adeta patlayıp dağılarak 
yayılıyor, yerini yenileri alıyor. 



Gözeler, büyük oranda doğal yapısını 
korumakla beraber, önemli bir çevre 
düzenlemesi de yapılmış. En üst gözenin, 
en yukarıda bulunan kaynağın kuruduğunu 
tespit ediyoruz. Bunun nedenini 
düşünürken, gözlerimiz, bir kaç metre 
ilerideki yeni yapılmış binaya takılıyor. Bu 
binanın, Munzur’un suyunu pazarlamak 
için kurulmuş olan Munzur A.Ş’ne ait 
olduğunu öğreniyoruz. Kuruyan gözenin 
suyunun da, bu şirketin yaptığı tesis 
sonucu alındığı tahmininde bulunuyoruz. 
Eğer bu tahmin doğruysa, şirket gözelerin 
doğal yapısına zarar vermeden de, suyu 
elde edebilir diye düşünüyorum. Bu yanı ile 
baktığımızda daha dikkatli davranılması ve 
doğal yapının korunmak zorunda olunduğu 
açıktır. Bu anlamda yapılmış eleştiriler 
doğrudur. Ancak, bazı eleştirilerin maksadı 
aştığı söylenebilir. Dersimliler için, Dersim’e 
yatırım yapılması ve iş sahasının açılması 
aslında teşvik edilmesi gereken bir 
durumdur. 



Dersim’deki inanışa göre, Munzur Baba 
Gözeleri kutsaldır. Munzur Baba 
efsanesinde, çoban Munzur’un elindeki 
kabı düşürerek dökülen sütün suya 
dönüştüğüne inanılır. Dr.Vet.M. Nuri ise, 
esas olarak aydınlık ve güneş tanrıçası 
olan ilahe Anahit’in ‘gögüslerinden fışkıran’ 
süt olduğuna inanır. Ben, bu inanış 
yorumlarından farklı olarak şuna kanaat 
getirdim: Bu fışkıran suda çeşitli mineraller 
vardır. Beyazlığın nedeni de yine bu 
mineraller ve tazyiktir. Tahlil edilirse, değeri 
anlaşılacaktır. Bu su, bir çeşit soda yani 
doğal maden suyudur. Avrupa Alpler’inin 
doğal maden suyu, bugün Avrupa 
piyasasının hakimidir. 



Her yıl binlerce kişi tarafından ziyaret 
edilen Munzur Baba Gözeleri, Dersim 
İnancı’nın yaşayan en parlak ve en canlı 
örneklerinden biridir. Eskiden, aşiretler 
arasındaki anlaşmazlıklar, bu pınarın 
başında yemin edilerek barışla sonlanır, 
kurbanlar kesilerek kutlanırmış. Bugün de, 
gözelerin yan tarafında örülmüş duvarlar, 
yakılmış mum akıntıları ile adeta 
kaplanmış. Gözeler, bu doğal güzellikleri 
ile bölgenin en önemli dinlenme, piknik ve 
mesire yeridirler. Bu kutsallık, eski 
inançlardan kalmadir. Yüce dağlara, ulu 
pınarlara (su kaynaklarına) veya temsili 
olarak ağaç, kaya, vb. tapmanın bir 
ifadesidir. Yaklaşık iki saat kaldığımız 
gözelerden, meşhur alabalığı tatmadan 
ayrılsaydık, gözümüz arkada kalabilirdi. 
Fiyatları, boğazdan hiç de aşağı olmayan 
alabalıklarımızı yedikten sonra yola 
çıkıyoruz. 



Rehberimiz, İstanbul’dan beri beraber 
yolculuğa çıktığımız sevgili Haydar 
Ovacıklı, Zeranik’deki köprünün yapımı 
devam ettiğinden bizi köy içine 
yönlendiriyor. Ancak, tahmin ettiğimizden 
daha derin bir arka (su kanalına) 
saplanıyoruz. Neyse ki, orada olan bir 
arkadaşın da yardımıyla çıkıp yolumuza 
devam ediyoruz. Köyün daracık 
sokaklarından geçerek Bilgês Baba dağına
doğru tırmanıyoruz. Köylerin kuruluşunda,
evlerin yapılışında hiç bir planlamanın
olmadığı açıkça görülüyor. 



Ovacık’ta bu kadar köyün yanyana, birbirine
yakın olduğu tek bölge, sanıyorum, 
Yeşilyazı ve çevresidir. Daha önce ova 
kesiminde yer alan köylerden bahs 
etmiştim. Çevreye doğru açıldıkça yeni adı 
Karayonca olan Pardiye (Pardi), Qızıxe 
(Kızık), Burnağe (Burnak), Topuze 
(Topuzlu), Viyalıke (Sögütlü), Bırdu 
(Çalbaşı), Merxu (Cevizlidere), Çêrpazine 
(Arslandoğmuş), Tetu (Tatuşağı) ve daha 
yukarılarda, dağların eteklerinde, 
ormanların içlerinde Dewa Pile (Büyükköy), 
Hulku (Hüllükuşağı), Xanu (Hanuşağı), 
Semku (Kuşluca) ve nihayet Bilgês 
Dağı’nın eteklerinde Bilgês (Bilgeç) köyü ve 
diğerleri. Güneş batmadan, 
konaklayacağımız eve varıyoruz. Ertesi gün,
Heyder ve Hemed ile birlikte Veroz’a 
çıkıyoruz. 



Veroz, Ovacık ve çevresini görmek ve 
gözetlemek için en iyi noktadaki yüksekçe 
bir tepedir. Veroz’un ve ovanın kuzey 
cephesinde Munzur sıra dağları, batıda 
Xağaçur (Hağaçur) vadisinden, doğuda 
Mercan dağlarına dek uzanır. Dağların 
dorukları çıplak ve yer yer yıl boyunca 
karlarla kaplıdır. Eteklerinde tek tük ağaçlar 
olsa da esas olarak kayalıklardan 
oluşmuşlardır. Dağ silsilesi, zincir misali 
eklemlenenerek uzar ve doğuda Mercan 
dağları ile birleşir. Bu dağların belli 
noktalarında çok engebeli, dar ve çetin 
geçitler var. En batıda Xağaçur boğazından 
Sivas’a, kuzeyde Jiare (Ziyaret) geçidinden 
Kemah’a, Nêrdigan (Merdiven), Ağwa Gêre 
(Ger suyu) ve Mırcan (Mercan) boğazından 
Erzincan’a ve doğuda Gaxnut (Mahmunut) 
boğazından Pülümür’e ulaşılır. Munzur sıra 
dağları, aynı zamanda Tunceli-Erzincan il 
sınırını oluşturmaktadır. Ovacık ile Munzur 
dağlarının birleştiği çizgide bir kaç köy 
daha var. Bunlar, eski adı Tanzi (Thanziye) 
olan Köseler ve yine eski adı Kodi (Kodiye) 
olan Paşadüzü ile eski adını ve Zazacasını 
öğrenemediğim Gözeler adlı köylerdir. 
(Gözeler adlı bu köy, Munzur Baba Gözeleri ile karıştırılmamalı. Zira, Munzur 
Baba Gözeleri’nin bulunduğu köyün adı, 
Zazacası Jiare olan Ziyaret köyüdür). 



Veroz, Ovacık’ın güney-batısına düşer. 
Güney-doğuda Semku (Kuşluca) 
tepelerinin doruğunda Kemerê Dulbegi 
(Dulbey kayalığı), güneyde Sıvıske ve 
Bilgês dağı ile yaylası, güneybatıya doğru 
Hulku (Hüllükuşağı), Koye Mori/Mari (Yılan 
dağı) ve arada kalan Kırklar ya da Ağbaba 
dağı Hağaçur vadisi ile birleşir. Böylece 
Ovacık ve ovası, her tarafı elips biçiminde 
sıra dağlar ile çerçevelenmiştir, diyebiliriz. 
Kuzeydeki Munzur dağlarına nispet 
yaparcasına, güney yakası yani Bilgês ve 
etekleri baştan başa ormanlarla kaplıdır. 
Evet, Veroz’dan bakınca sadece yukarıda 
adlarını saydığım, Ovacık’ın çevresini saran 
yerler değil, aynı zamanda bu çemberin içi 
de çok iyi görünmektedir. 



Ovacık ovası, en batı ucunda Xağaçur 
(Hağaçur) vadisi, Xağaçur (Yenikonak) ve 
Ercixpar (Eğripınar) köylerinden başlar, 
yaklaşık 25-30 km uzayarak doğuda 
Mercan vadisi ile birleşir. Kuzeyde, Muzır 
dağlarının eteklerinden, güneyde Bilgês 
eteklerine kadar genişlemesine yer yer, 10-
15 km.dir. Ova kesimindeki verimli 
topraklarda köyler kurulmuştur. Ama büyük 
bölümü, çeşitli bitkiler yetişse de, esas 
olarak kıraç olup genellikle kum ve 
çakıllıdır. Buranın eskiden göl olduğu ve 
suların çekilmesiyle bu günkü ovanın 
oluştuğu sanılmaktadır. Ovanın, 
kuzeybatısında Jiare (Ziyaret) köyünün 
bulunduğu mıntıkanın, Munzur dağları 
etekleriyle birleştiği bir noktadaki 
gözelerden fışkıran su, çıkar çıkmaz birkaç 
metre sonra bir ırmağa dönüşür. 
Kuzeybatıdan doğuya doğru akarak Jiare, 
Zeranıge, Ade ve Çedage köylerinden 
geçen Muzır nehri, Pulur’a (Ovacık) teget 
çizerek bütün ovayı baştan başa geçtikten 
sonra, Çexperiye (Güneykonak) köyünden 
birkaç km. sonra, güneye dönerek Mırcan 
(Mercan) ve Xağaçur (Hağaçur) çaylarını 
da alarak Muzır (Munzur) vadisi boyunca, 
Mamekiye’ye doğru akar, gider. 



Eylül ayında hala yaz mevsiminden bir gün 
yaşıyoruz. Çekebildiğimiz kadar bol bol 
resim çekiyoruz. Lakin, yolumuz epeyce 
uzak. Tırmandığımız gibi yavaş yavaş 
aşağıya doğru iniyoruz. Niyetim, ertesi gün 
geri dönmekti. Fakat, ev sahibi amcamız, 
sögüş (sogıs) yedirmeden, 
bırakmayacağını söylüyor. Öğlen 
yemeğinde, sögüş olarak kesilen tokluyu
(kavır) yiyoruz. Önceki gün Veroz’a 
tırmanışımız, yorgunluk yarattığından 
Bilgês’e tırmanmayı göze alamıyoruz. 
Sevgili dostum Heyder, hafif bir yürüyüş 
olmasını düşündüğünden Hulku 
(Hüllükuşağı) bölgesini öneriyor. Ben ise, 
gitmişken Bilgês’e çıkalım diyorum ve yola 
koyuluyoruz. Ancak, yolu yarı ettiğimizde, 
havanın kararmaya başladığını görüyoruz. 
Rotamızı değiştirerek Bilgês dağı yerine 
Bilgês yaylasına yöneliyoruz. 



Bilgês yaylası, Bilgês dağı ile Kemerê 
Dulbegi, Kertê Dara Huske ve Semku 
(Kuşluca) tepesi arasında kalan genişçe bir 
alana tekabül etmektedir. Yaylanın batı 
kesiminde çıplak Sıvıske tepesi ve Bilgês 
dağı, güneyde Toxmak Baba dağı ile 
Hozat’a doğru uzar. Doğuda ise, Semku 
(Kuşluca) mıntıkası ile çevrilidir. 
Bölgeye hakim bir noktada, Kuşluca 
karakolu kurulmuştur. Bilgês’in batı 
noktasında ise, yine hakim bir noktada 
Xanu (Hanuşağı) ve Hulku (Hüllükuşağı) 
köylerinin üstünde bir karakol olduğu 
uzaktan görülmektedir. 



Yaylanın çevresinde yer yer orman ve 
çeşitli ağaç türleri vadır. Yaylanın iç kesimi 
diyebileceğimiz alan ise çeşit çeşit otlarla 
kaplıdır. Sonbahar olmasına rağmen, hala 
hayvanları doyurabilecek kadar çeşitli otlar 
vardı. Bir kaç yerde su kaynakları (çımê 
ağwe) var. Bu kaynakların aktığı bazı 
noktalarda bir söğüt türü (dalık) olan 
ağaççıklar, bodur ormanları meydana 
getirmiştir. Yaylanın güney noktasında bir 
gölcük mevcuttur. Kurak bir yaz yaşanmış 
olmasına rağmen henüz tümüyle 
kurumamıştı. Bilgês mıntıkasının en güney 
noktadasında Bilgês köyü ve Toxmax Bava 
(Tokmak Baba) dağı yer almaktadır. Bilgês 
köyü, bölgenin en üst noktalarında yer alan 
bir dağ köyüdür ve 1994’deki köy 
boşaltmaları sırasında tamamen yakılıp 
yıkıldığını, tahrip edildiğini öğreniyoruz. 

Evlerin yıkıntıları hala yerinde duruyor. 
Köylülere, henüz geriye dönüş yani kalıcı 
yerleşme izni verilmemiş, sadece yazın 
yaylaya, geçici çıkma izni verilmiştir. 


....................................0.......................


III


OVACIK’TAN PÜLÜMÜR’E DÖNÜŞ


Ertesi gün dönmek üzere, konağımıza 
yöneliyoruz. Dönüşü anlatmaya geçmeden
önce burada gördüklerim yanında 
duyduklarımı da aktarmak istiyorum. 



Bölgede genel durum nasıl? 



Ovacık köyleri, 1994 yılındaki köy yakma ve 
köy boşaltma harekatı döneminde en 
büyük zararı gören bölgelerin başında 
gelmektedir. Köyler, bugün büyük oranda 
boşalmış durumda. Özellikle dağ köyleri ya 
tümüyle boş ya da örneğin Bilgês ve 
çevresinde olduğu gibi sadece yaz 
döneminde çıkılmasına müsaade 
edilmektedir. Köylerde yaşayanların büyük 
çoğunluğunu yaşlı insanlar oluşturmaktadır. 
Bunların çoğunluğu da artık ‘mevsimlik 
köylüler’dir. Yani bu yaşlı insanlar, 
sonbaharda şehirlere, kendi yakın 
akrabalarının yanına gidip ilk baharda 
yeniden köylerine dönmektedirler. Ayrıca bu
durumda olanlar sadece yaşlı insanlar da 
değil. Bu durumda devamlı olarak kalanlar, 
çok küçük bir orana tekabül etmektedirler. 
İşte burada sorun şudur: Bu durum daha 
ne kadar devam edecek? 



Köyler genel olarak fakir ve bakımsız. Ova 
köylerinin bazılarında, özellikle yurtdışında 
yaşayanlar konaklar yapmışlarsa da bunlar 
küçük bir orana tekabül etmektedir. Bütün 
köylerde elektrik mevcut olmakla beraber 
akım düzensiz, tesisatlar da çok basit, 
daha doğrusu ilkel. Köy yollarının hemen 
tümü toprak zemin olup oldukça 
bakımsızdırlar. İçme suyu, köy 
çeşmelerinden temin edilmekle beraber, 
evlerde tesisat sistemi ya yoktur ya da su 
bolluğuna rağmen işlememektedir. Mutfak, 
tuvalet ve banyolar ya yoktur ya da olanlar 
da bu yüzden işlememektedir. Bütün 
bunlara rağmen bu durum 70’li yıllarla 
karşılaştırıldığında değişim hemen fark 
edilmektedir. 



Burada sorun şudur: Evlerin ve de köylerin 
yeniden ama çağdaş bir yaklaşımla 
yenilenmesi gerekiyor. Bunu devletten 
beklemek abes olacaktır. Her ne kadar 
‘geriye dönüş’ konsepti çerçevesinde 
devletten bazı beklentiler varsa da, bu ya 
gerçekleşmeyecek ya da aldatmadan öteye 
geçmeyecektir. Tabii ki, bunun mücadelesi 
yapılmalı. 2005’in ilk yarısında sona erecek 
olan yasadan yararlanmak üzere, zarar 
görenlerin müracaat etmesi şart. Bu, ihmal 
de edilmemelidir. Benim vurgulamak 
istediğim nokta ise daha farklı: Bütün 
Dersimliler, kendi köylerine sahip çıkmalıdır 
diye çağrıda bulunuyorum. Hali vakti 
yerinde olanların, özellikle dışarıda 
yaşayanların atacağı adımlar bu konuda 
örnek ve teşvik edici olacaktır. Çok yaygın 
olmasa da bazı Pülümür köylerinde bu 
yönde atılmış adımlar oldukça sevindiricidir. 



Köylülerin yaşam standartları oldukça 
düşük. Geçim kaynakları nelerdir, diye 
merak edilebilir. Tarım çok azdır. Tarlaların 
çoğu ekilmemektedir. Sebze ve meyve de 
oldukça yetersizdir. Pazara yönelik değildir.
Hayvancılık da üç-beş sığır veya bir kaç 
koyun ve keçiden ibarettir. Buna rağmen, 
et fiyatları yüksek ama canlı hayvan fiyatları 
oldukça düşük. Bu durum yağ, süt, peynir 
gibi hayvansal ürünler ile fasulye, nohut, 
meyve ve sebzeler ile bal için de geçerlidir. 
Daha doğrusu, köylünün ürünleri pazara 
yönelik olarak değerlendirilememektedir. 
Bu sorunun çözümü de, yine köylünün 
kendisine kalmaktadır. Bunun yolunun 
bulunması gerekir. Denebilir ki, köylülerin 
çoğu atıl durumdadır. Bir kısmı emeklidir, 
bir kısmı şehirlerde çalışan mevsimlik 
işçidir, bir kısmı da yakınlarının 
gönderdiklerini takviye edip yaşamaya 
çalışmaktadırlar. 



Gelecek kaygısı ve can güvenliği 



İstisnasız bütün köylülerde gelecek kaygısı 
var. Hiç kimse geleceğinden emin değil. 
Bunun bir kaç nedeni var ama can 
güvenliği kaygısı her şeyin başında 
gelmektedir. Çatışmalar, operasyonlar, 
arama ve taramalar insanlarda huzur 
bırakmamaktadır. Bir önceki yıla göre bu 
tedirginlik oldukça belirgin. 20 eylül sabahı 
Bilgês’de uyandığımızda helikopterler fır 
dönüyordu. Bunun hayra alamet olmadığı 
çok geçmeden anlaşılacaktı. 
Gerçekleştirilen askeri harekat neticesinde 
yangın ‘çıkmış’ ve Bilgês ormanları 
yanıyordu. Bilgês bölgesindeki bu eşsiz 
ormanların kesilmesi yetmemiş olacak ki, 
bu sefer de yakılıyordu. 



Burada yeri gelmişken belirtmeliyim ki,
Dersim’in çeşitli bölgelerinde bizzat devlet 
denetiminde ormanlar kesilmektedir. Bir 
doğa katliamına dönüşen bu kesim 
bölgelerinden biri de, tarafımdan 
görüntülendiği gibi Bilgês ormanlarıydı. İşin 
tuhaf yanı, erozyonla mücadele 
kampanyası yürüten TEMA Vakfı ve sayın 
yöneticilerinin, Dersim’de yok edilen bu 
ormanlar konusunda sessiz kalmalarıdır. 
Sormak istiyorum, acaba Dersim’de bir 
taraftan yakılan, öte yandan devlet izniyle 
kesilen bu ormanlar bizim değil midir? 



Operasyon ve askeri harekatlara bahane 
oluşturan başlıca neden, bölgede varlığı 
iddia edilen yasadışı örgüt elemanlarının 
yapmış oldukları silahlı eylemlerdir. Bu 
konuda durum nedir? Dersim’de gerçekte 
yasadışı örgütler silahlı eylem yapmakta 
mıdır? Evet, ne yazık ki bu tip eylemler 
olmaktadır. Ama bunlar, sadece Dersim’de 
değil, Türkiye’nin her yerinde olmaktadır. 
Bu eylemler oluyor diye, Dersimliler’in suçu 
ne? Neden, Dersi halkı bu eylemlerden 
sorumlu tutuluyor? Neden Dersim halkı, 
başka şehirlerde uygulanan muameleye 
tabi tutulmuyor? Bu soruları çoğaltmak 
istemiyorum. Ama Dersim halkının hak 
etmediği, haksız bir muameleye tabi 
tutulduğu bir var sayım değil, kesin bir 
olgudur. 



Dersim’de, Dersim köylerinde ne tip 
eylemler oluyor? Bu yasadışı örgütler kim 
ve ne yapmak istiyorlar? Bu ‘yasadışı’ 
terimini kullanmak bile insana hicap veriyor. 
Ama ne yazık ki, olgu bu. Bugün dünyada 
genel kabul gören bir mücadele biçimi var. 
Barışçıl, demokratik ve yasal bir mücadele. 
Yasadışı örgütlenme ve şiddete dayanan 
mücadele artık günün mücadele biçimi 
değil. En azından bu durum Dersim halkı 
için çok açık. Dersim halkı barışçıl ve 
demokratik mücadeleden yanadır. Şiddete 
karşıdır ve şiddeti savunanları 
memleketinde istememektedir. Dersimli 
aydın ve yurtseverler çeşitli vesilelerle bu 
düşüncelerini kamu oyuna açıkladılar. Ama 
hiç kimse Dersim halkından, eline silah 
alarak, Kürt korucuların oynadığı rolü 
üstlenmesini beklememelidir. 



Gerek şiddeti savunan sol örgütlerin ve 
gerekse PKK’nın Dersim’deki varlığı, 
Dersim’in ve Dersimlilerin yararına değil, 
zararınadır. Bunun nedeni bu örgütlerin, 
benimsedikleri mücadele biçiminden 
kaynaklanmaktadır. Devlet, bu örgütleri ve 
onların eylemlerini bahane olarak 
kullanıyor ve Dersimlilere, Dersim’in 
köylelerine baskı uyguluyor. Bu bakımdan, 
Dersim’in insansızlaştırılmasında sadece 
devlet suçlu değildir. Devletin eline bu kozu 
verenler de, hatalıdır. Hatalıdır demek hafif 
kalmaktadır aslında, suç ortaklarıdır demek 
daha doğru olabilir. Ayrıca ‘cezalandırma’ 
adı altında yapılan eylemler vardı. Geçmiş 
dönemde buna zemin olmuş bazı nedenler 
olabilir. Ama gelinen aşamada bu, bir nevi 
‘kan davasına’ dönüşmüş ilkel bir mantığı 
yansıtmaktadır. Aslında her şey halka 
rağmen olmaktadır. Kimsenin halka bir şey 
sorduğu yok. Halk bunlardan uzak durmak 
istiyor. Tabii, bunu başarabilirse. Çünkü, 
seyrek de olsa hala ‘yatakçılık’ yapan ya da 
yaptırılan bazı unsurlar da var. 



20 eylül 2004 sabahı, Bilgês üzerinde uçan 
helikopter sesleri ile uyanıyoruz. Bunun 
hayra alamet olmadığı, daha sonra yanan 
ormanlardan anlaşılıyordu. Saat on 
civarında Bilgês eteklerinden ayrılıyoruz. 
İstanbul’dan izine gelmiş olan sevgili 
Hemed, Mercanlar’ı görmeden gitme diyor. 
Bölgedeki taliplerini görmeye gelmiş olan 
Derviş Cemallı (Dewres Cemalız) rehberi 
(Rayver) Ovacık’a bıraktıktan sonra, Hemed 
ile beraber Mercan vadisine doğru yola 
çıkıyoruz. Yarım saat kadar sürdükten 
sonra, Mercan eteklerine varıyoruz. 
Toprak yolun sonunda Mercan eteklerine 
kurulmuş bir karakol, aşağı tarafında bir 
şantiye ile uzun ve kalın boruların uzandığı 
termo elektrik santralı bulunuyor. 



Termo-elektrik santralının yapımı için büyük 
bir hafriyat çalışması yapılmış. Doğa büyük 
oranda tahrip edilmiştir. Dere yatağından 
çevrilen su, borularla uzun bir mesafe 
taşındıktan sonra santral denilen noktaya 
varıyor. Bu santralin, bölge için büyük bir 
tehlike olduğu ve daha fazla zararlar 
vereceği kesin! 



Bulunduğumuz noktadan, geniş bir alanı 
gözlemlemek mümkün. Mercanlar, Munzur 
dağlarının doğu sınırını ve en yüksek 
zirvelerini oluşturuyor. Vadiler, oldukça 
derin ve geçit noktaları zor ve engebeli. Bu
vadilerden kuzeye doğru Erzincan’a, 
doğuya doğru Pülümür’e ulaşmak 
mümkün. Meşhur Gaxnut (Mahmunut) 
boğazı bu mıntıkadadır. Vadi içinde, 
birbirinden oldukça uzak mezralardaki evler 
hala ayakta. Ancak, daha sonra bölgenin 
tamamen boş ve insansızlaştırılmış 
olduğunu öğreniyoruz. 



Karakol, dağın yamacına yapılmış. Elverişli 
bir sahada kurulduğu söylenemez. Bizim 
resim çekip bölgeyi incelediğimizi fark 
edince, askerlerde bir hareketlenme ve 
telaş başladı. Yavaş yavaş onlar, bize 
doğru aşağıya inerken, arabamıza atlayıp 
arkamıza bakmadan gazlıyoruz. Buraya 
gelmekle, hata ettiğimizi anlıyoruz. Bari bir 
kazaya kurban gitmeden uzaklaşalım 
diyoruz. Dönüşümüzde, giderken 
Munzur’un doruklarından aşağıya inmekte 
olduklarını gördüğümüz sürülerle, ovada 
karşılaşıyoruz. Binlerce koyun, yazlıklardan 
kışlığa doğru yol alıyorlardı. 



Hemed ile Ovacık içinde ayrılırken, 
bekleyerek yolumuzu gözetlemiş olan 
Rayver yaklaşıyor ve Mamekiye’ye gitmek 
istediğini söylüyor. Munzur vadisinin 
güzelliklerini ardımızda bırakarak merkeze 
ulaşıyoruz. Rayver ile vedalaşıp şehirde 
biraz dolaşıyorum. Garajdaki bir dükkandan
bir kaç tane CD alıyorum. Satıcı, çok güzel 
‘Yeni Tunceli Belgeseli’ olduğunu söylüyor. 
Daha önceki belgeselin hiç de güzel 
olmadığını, istemediğimi belirtiyorum. Israr 
edince bir tane alıyorum. Ancak, kopya 
olduğu için her DVD’nin göstermediğini çok 
sonra anlıyorum. 



Şehri tam olarak görebilmek için, 
çevresindeki dağlardan birine çıkmak 
gerekiyor. Bunun olanaklarını araştırıyorum 
ama nafile. Kimse benimle beraber, şehrin 
yüksek noktalarından birine çıkmayı göze 
alamıyor. Yardım istediğim kişiler, bunun 
çok rizikolu olduğunu belirtiyorlar. Çaresiz 
vazgeçip şehri bellli noktalardan 
gözetlemekle yetiniyorum. Asker, polis ve 
sivil giyimli timler şehrin içinde kaynıyor. 
Sayısını bilemem ama aileleri ile birlikte 
bunların halktan daha fazla olduklarını 
tahmin etmek mümkün. Böyle bir ortamda 
yaşamanın güçlükleri kolayca tahmin 
edilebilir. 



Mamekiye’den Pülümür’e doğru yola 
çıkıyorum. Şehrin çıkışındaki Pir Sultan 
heykeli önünde durup manzarayı son kez 
gözetliyorum. Bir kaç poz resim daha 
çekerken, Cemevi’nin önünde bekliyen 
yaşlıca bir amca bana doğru yaklaşıp 
selamlaşmadan sonra nereye gideceğimi 
soruyor. Zazaca, Derê Balavanu (Balaban 
Deresine) diyorum. Sevinerek, kendisinin 
de o yöne gitmek istediğini söylüyor. 
Benimle gelebilirsin, diyorum ama tek 
şartla. Vadi boyunca belirli noktalarda 
durup resimler çekeceğimi yani oyalanarak 
gideceğimi belirtiyorum. Yeterince vaktim 
var, diyor ve beraber yola çıkıyoruz. Yolda 
sohbet ederek tanışıyor ve akraba 
çıkıyoruz. Xarçık (Harçik/Pülümür) çayı 
boyunca güzel bir yolculuktan sonra 
Pülümür’e ve oradan Pırdê Mıti (Mutu 
köprüsü) noktasında Balaban deresine 
varıyor ve vedalaşarak ayrılıyoruz. 



Bölgede bir kaç gün daha kalıyorum. Bu 
arada Mama-Xatune/Têrcan (Mama 
Hatun/Tercan) bölgesini ve köylerini de 
gezdim. Daha sonraki günlerde Pülümür, 
Kilse (Nazımiye) ve Düzgün Baba’yı
(Duzgın Bava) ziyaret ettim. Dönüşü, Xarçık
vadisi ve Mamekiye, (Elejiz) Elazığ-Malatya 
üzerinden gerçekleştirdim. Aslında bu 
güzergah üzerine de anlatılacak çok şey 
var. Mesela, Mamekiye’den hemen sonra 
başlıyan Turusmege (Türüşmek/Aktuluk) 
yazısı, Munzur, Peri nehirlerinin Keban 
barajı ile ilgili maceraları, vadi boyunca 
kurulu olan köy ve kasabaların oluşturduğu 
manzara görülmeye değer. Ama yazı 
oldukça uzadı. Bu yüzden burada 
noktalıyorum. Düzgün Baba ilgili 
yazacaklarımı ayrı bir makalede ele almaya 
çalışacağım. 



16 Mayıs 2005


M. Tornêğeyali 


http://dersimzaza.blogcu.com/Caye+Ma+Welate+Ma_Cografyamiz/

http://f25.parsimony.net/forum62148/messages/23756.htm

http://www.f28.parsimony.net/forum68410/messages/60.htm 

http://dersimzazaplatformu.www.de/category/gezi-notlar/2008/07/14/ovacik-tan-p-l-m-r-e-d-n

http://dersimzazaplatformu.www.de/category/gezi-notlar/2008/07/28/ovacik-tan-p-l-m-r-e-d-n

 

 
  Heute waren schon 1 ziyaretçi (7 klik) hier! PELGA AŞİRA BALABANU - BALABAN AŞİRETİ WEB SİTESİ  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
PELGA AŞİRA BALABANU - BALABAN AŞİRETİ WEB SİTESİ